MEVLANA’NIN İSLAMA AYKIRI GÖRÜŞLERİ


Yazmış olduğu şiirlerle tarihin derinliklerinden günümüze kadar adından söz ettiren Mevlana Celaleddin-i Rumi hiç şüphesiz, dünyanın en büyük şairlerinden bir tanesidir. Tarih boyunca İslam dışı dinlerin mensupları tarafından sevilen Mevlana, şiirleriyle ve bazı inançlarıyla dünyada adından söz ettiren ender şairlerden bir tanesidir. İnsanlar üzerinde şiirlerinin derinlemesine bıraktığı iz o kadar kuvvetli ki; bunun etkisiyle bu gün kabrinin bulunduğu Konya, dünyanın dört bir yanından gelen sevenleri tarafından sürekli ziyaret edilen bir yer haline gelmiş durumda. Mevlana insanların gözünde dünyanın en büyük şairlerinden bir tanesi olabilir. Ya da milyarlarca insanın gönlüne taht kurmuş bir şahsiyet olabilir. Ne denirse densin şu bir hakikattir ki, Mevlana bir İslam âlimi unvanını alamamıştır. İslam adına ne vermiş olduğu bir fıkıh kitabı, ne bir akaid kitabı ne de başka herhangi bir eseri mevcuttur. Şiire olan aşırı merakından dolayı İslami söylemlerle sözlerini süsleyip, insanlara sunmuştur. İslam’ın bazı güzelliklerinden ilham alarak yazmış olduğu birçok hikâye tarzı şiiri mevcuttur. Aslında yazmış olduğu kitabın kendisine ait bir kitap değil, bizzat Allah tarafından kendisine indirilmiş bir kitap olduğunu söylemektedir. Tıpkı Tasavvuf dinine mensup din kardeşi Muhyiddin ibn Arabî gibi o da yazmış olduğu kitabın, Allah katından kendisine indirildiğine inanmaktadır.



Hocası Şems-i Tebrizî ile karşılaşmasından sonra hayatı tamamen değişen Mevlana, Tasavvuf inancına büründü. Hocası Şems-i Tebrizî gibi ’’Hulûliye‘’ inancından olan Mevlana’nın, Allah’ın kendisine hulûl ettiğine ve Panteizm’e olan inancının izlerini kitaplarında da açık bir şekilde görebiliriz. Aynı şekilde şiirsel sanatının tamamını döktürüp yazdığı mesnevisinin bizzat Allah(c.c) tarafından kendisine indirildiğini diyebilecek kadar ileri gitmiştir. Allah(c.c) tarafından indirildiğini iddia ettiği Mesnevi’sinde; hikâyeleri pornografik öğelerle süsleyip insanlara sunmuştur.

Maalesef bugün büyük Allah dostu(!), evliya diye adlandırılan Mevlana’nın, İslam’a aykırı görüşleri insanlara gösterilmedi. Şimdi Allah dostu, büyük evliya(!) diye adlandırılan Mevlana’nın, İslam dinine aykırı görüşlerini aktaralım. Söylemiş olduğumuz sözlerle ilgili herhangi bir şüphesi olan varsa, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Mesnevi’sine göz atıp araştırma yapabilir. Sayfa numaralarıyla birlikte Mevlana’nın Kuran’a aykırı görüşlerini sunacağız inşallah. Mevlana hakkında daha geniş bir bilgiye sahip olmak isteyen okuyucular Prof Dr. Mikail Bayram’ın “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlana Mücadelesi” adlı değerli kitabına başvurabilirler.



MESNEVİ’NİN ALLAH TARAFINDAN İNDİRİLDİĞİNİ SÖYLEMESİ



Mevlana diğer Tasavvuf önderleri gibi, bizzat kendi yazmış olduğu kitabın kendisine Allah tarafından indirildiğini şu sözlerle bizlere aktarmakta:

’’ Bu kitap, Mesnevî kitabıdır. Mesnevi hakikate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nın en büyük fıkhı, Tanrı’nın en aydın yolu, Tanrı’nın en açık bürhanıdır. Mesnevî, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer. Sabahlardan daha aydın bir surette parlar. Kalplere cennettir; pınarları var, dalları var, budakları var. O pınarlardan bir tanesine bu yol oğulları “sel sebil” derler. Makam ve keramet sahiplerince en hayırlı duraktır, en güzel dinlenme yeri… Hayırlı ve iyi kişiler orada yerler, içerler. Hür kişiler ferahlanır, çalıp çağırırlar. Mesnevî, Mısır’daki Nil’e benzer: Sabırlılara içilecek sudur. Firavun’un soyuna sopuna ve kâfirlere hasret… Nitekim Tanrı da, “Hakk onunla çoğunun yolunu azıtır, çoğunun da yolunu doğrultur.” demiştir. Şüphe yok ki Mesnevi gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur’ân’ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin elleriyle yazılmıştır, temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsaade etmezler. Mesnevî Âlemlerin Rabbinden inmedir. Bâtıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir; Tanrı en iyi koruyandır, merhametlilerin en merhametlisidir. Mesnevî’nin bunlardan başka lakapları da var. O lakapları veren de Tanrı’dır…” (1)

Mesnevi gönüllere şifa verir, Kuran’ı apaçık bir hale sokar, rızıkları bollaştırır; ona temiz kişilerden başkası dokunamaz. Kuran’a verilen bütün vasıfları Mevlana Mesnevi’ye verdikten sonra; en sonunda Mesnevi’nin, bizzat Âlemlerin Rabbi tarafından kendisine indirildiğini söylemekte. Oysa kuranı incelediğiniz vakit, Yüce Allah’ın(c.c) bu vasıfları Kuran için kullandığını şu ayetlerde görebiliyoruz: 25/24 , 2/26 , 80/15-16 , 56/79, 56/80, 41/42 ,12/64… Bu ayetlerin hepsinde Kuran’ın bu vasıflarından bahsedilmekte olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde Mevlana bu vasıfların hepsini Mesnevi’sinde görmektedir. Ve o, bu noktada kendi kitabını Allahın Kitabı ile aynı şekilde görüp kendi yazmış olduğu kitabın Allah tarafından kendisine indirildiğini iddia etmekle Allah’a çok büyük bir iftirada bulunmuştur.

“Şeyh, Tanrı gibi aletsiz işler görür, müridlere sözsüz dersler verir.” (2)

Bir gün Sultan Veled buyurdu ki: Dostlardan biri babama(Mevlana’ya) şikâyette bulundu ve “Âlimler Mesnevi’ye neden Kur’an diyorlar diye benimle bahse girişti. Ben de Kuran’ın tefsiridir dedim.” deyince; babam bir lahza susup sonra a sersem dedi, niçin olmasın? A eşek niçin olmasın? A oru… kardeşi niçin olmasın? Peygamberlerle velilerin harfi zarflarında Tanrı sırlarının nurlarından başka bir şey yoktur. (3)

Beyit 1840— Tarihçiler, bunu duyunca Bayezid’in tayin ettiği zamanı yazdılar.
Adeta şişe benzeyen kamış kalemlerini kebapla bezediler.
Tanı o zaman, o tarih gelip çatınca o padişah doğdu…
Devlet satrancını oynadı!
Beyit 1845Bayezid’in ölümünden sonra yıllar geçti,
Ebu’l Hasan dünyaya geldi.
Beyit 1850 — O, padişah Ebu’l Hasan’ın ihsanına,
kıskanmasına ait huylar söylediyse aynen zuhur etti.
Beyit 1851— Çünkü onun önünde giden levh-i mahfuzdur…
Neden mahfuzdur o levh? Hatadan!
Beyit 1852 — Bu ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya…
Allah, doğrusunu bilir ya, Allah vahyidir!
Beyit 1853 — Sofiler, bunu halktan gizlemek için
gönül vahyi demişlerdir.
Beyit 1855 — Sen istersen onu gönül vahyi farz et!
Gönül zaten onun nazargahıdır… Gönül, ona agah olunca nasıl hata eder? (4)

Görüldüğü gibi tamamen Allah’a iftira üzerine kurulmuş bir inanç… Allah’a(c.c) bu şekilde iftira atanlar hakkında Rabbimiz Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır

’’Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine hiç bir şey vahyolunmamışken “Bana da vahiy geldi” diyen ve “Allah’ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim” diyenden daha zalim kimdir? Sen bu zalimleri, ölümün ‘şiddetli sarsıntıları’ sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: “Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah’a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O’nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azapla karşılık göreceksiniz” (dediklerinde) bir görsen.’’(6 Enam/93)

Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına. ( Bakara/79)

Kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken yazdığı kitabın bizzat Allah tarafından kendisine indirildiğini söyleyen bir insan, nasıl olur da Allah(c.c) dostu olarak gösterilebilir?! Allah dostu olarak anılan Mevlana, kendi yazmış olduğu kitabın Allah(c.c) katından indirilme olduğunu söyleyerek Allah’a(c.c) iftira atmıştır. Allah’a(c.c) iftira atan bir insan, bırakın Allah(c.c) dostu olmasını, ancak şeytana dost ve arkadaş olabilir. Allah(c.c) dostu ve evliyası olarak insanlara anlatılan Mevlana Celalettin Rumi kendi yazmış olduğu kitapta Allah’a(c.c) iftiralar atmaya devam ediyor.

’’Ormanlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa yine Mesnevi’nin biteceğini umma…” (5)
Oysa ALLAH (c.c) Lokman suresinde kendi kitabı Kur’an için şu açıklamayı yapmaktadır:

“Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler de, arkasından yedi deniz daha kendisine yardım ederek (mürekkep) olsa yine ALLAH’ın kelimeleri tükenmez.” (Lokman: 31/27)

MESNEVİDE ,VELİLERİN TANRI ÇOCUKLARI OLDUĞUNU SÖYLEMESİ

Yavrum veliler de Tanrı çocuklarıdır. Onlar ortada olsun, olmasın…

Tanrı, mallarını, canlarını korur; onların ahvalinden haberdardır. Sakın noksanlıklarını bulup aleyhlerinde gıybet etme. Onlar için kin güdenden, onların öcünü alan Tanrı’dır. Tanrı dedi ki: Bu Veliler benim çocuklarımdır. Gariplik âlemindedirler, eşleri yoktur. Ne işleri vardır, ne güçleri. Halkı imtihan için hor ve yetim görünürler. Fakat hakikatte dostları da benim, nedimleri de. Hepsi de benim korumama arka vermiştir. Sanki onlar, benim cüzülerimdir. Sakın, sakın! Bunlar benim hırka giyenlerimdir. (6)

Mevlana velileri, Tanrı’nın çocukları olarak gördüğünü açıkça söylemektedir. Yani Hıristiyanların Baba, Oğul ve Kutsal Ruh (Teslis) akidesini bu şekilde, az da olsa benimsediğini göstermektedir. Mecazi anlamda da olsa bir kişinin, velileri Tanrı (ALLAH)’nın çocukları olarak görmesi, İslam inancına göre küfürdür. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“ “Rahman çocuk edindi” dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! Rahman’a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden… Hâlbuki çocuk edinmek, Rahman’ın şanına yakışmaz. Göklerde ve yerde olan herkes, istisnasız, kul olarak Rahman’a gelecektir.” (19 Meryem/88-93)



“Yahudiler, Üzeyir Allah’ın oğludur, dediler. Hıristiyanlar da, Mesih (İsa) Allah’ın oğludur dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haftan batıla) döndürülüyorlar!” (9 Tevbe/30)

BİR ŞEYHİN BAYEZİD’E KABE BENİM: BENİM ÇEVREMDE TAVAF ET DEMESİ

’’ 2210: Ümmetin şeyhi Bayezid, Hac ve Umre için Mekke’ye doğru koşuyordu, ilk defa gittiği şehirde değerli kişileri soruşturup arardı..

2215: Bayezid, yolculukta zamanın Hızır’ı olan bir kimseyi bulmak için çok arardı.

2220: Boyunca hilal gibi bir şeyh gördü; Onda erlerin gücünü ve sözünü gördü.

Gözü kör ama güneş gibiydi, rüyasında Hindistan’ı görmüş bir fil gibiydi.

Gözü kapalı uyumuş kişi neşe görür de, gözünü açınca görmezse şaşılacak şey!

Rüyada nine şaşılacak şey aydınlanır, gönül uykuda pencere olur.

Uyanık olan ve hoş rüya gören kişi, ariftir, ayak- toprağını gözüne sür.

2225: Önünde oturdu. Durumunu sordu; onu yoksul ve aile sahibi buldu.

Şeyh- ’’ Ey Bayezid ! Niyetin nereye ! Gurbet dengini nereye götüreceksin ?’’ dedi.

Bayezid-’’ Erken vakitte Kabe’ye niyetim var’’ dedi. Şeyh- ’’Peki! Yol azığın olarak neyin var? Dedi.

Bayezid- ’’ iki yüz gümüş dirhemim var; işte elbisemin köşesine sıkıca bağlı’’dedi.

Şeyh- dedi:’’ Benim çevremde yedi defa tavaf et: bunu Hac tavafından daha iyi say.

2230: Ey cömert! O dirhemleri önüne koy; bil ki Hac yaptım muradın gerçekleşti.Umre yaptın, baki ömrü elde ettin; temizlendin, Safa’da koştun Canının gördüğü Hakk’ın hakkı için; Hak, beni kendi evine üstün tutmuştur. Kabe onun lütuf evi ise de tabiatım (vücudum) onun sır evidir. O evi yaptığından beri, ona gitmedi. Bu eve ise o Hay/ diri Hakk’tan başkası girmedi.

2235: Madem beni gördün, Hakk’ı gördün; sadakat Kabe’sinin çevresini döndün.Bana hizmet, Allah’a itaat ve şükürdür; sanma ki Hakk, benden ayrıdır.

Gözünü iyice aç, bana bak, böylece insanda Hakk’ın nurunu göreceksin’’

Bayezid, bu nüteleri anladı altın halka gibi kulağına taktı. Ondan dolayı Bayezid’in derecesi arttı; sonra ulaşan, son noktaya vardı. (7)



MEVLANA’NIN BOZUK ALLAH İNANCI

Mevlana tıpkı Muhyiddin-i Arabî gibi, bozuk bir Allah inancını, temelini Panteizm inancından alıp zihninde oluşturmuştur. Tasavvuftaki Allah inancının kökü Kuran’a dayanmamakta; gerek Mevlana olsun gerekse tasavvuf inancını benimseyen muttasavvuflar olsun bu insanlar Allah inancını Panteizm inancını da alıp, Vahdeti vücut inancı olarak akideleştirmişlerdir. Mesela, Mevlana -hâşâ- evliyaları Allah’ın(c.c) çocukları olarak görebiliyor ya da her şeyin –hâşâ- Allah olduğunu, canlıların hepsinin Allah’ın birer parçaları olduğuna inanabiliyor. Mevlana’nın, Allah inancını tıpkı diğer tasavvufçular gibi Panteizm inancından aldığını açık ve net bir şekilde kitaplarındaki şu sözlerle görebiliyoruz:

“Bir işin yapılmasını söylediği zaman Şeyh Muhammed Hâdim, inşallah deyince Mevlana bağırıyor. A aptal, ya söyleyen kim? (39.b) Fakat bu Tanrılığı kendisine hasretmiyor (bir şey arzulamak). Onca herkes o’dur (Allah’tır) ve insan insanlığını anlayınca O (Allah), olur. (8)



Tanrının adlarından birisi de Mümin’dir. İman eden kul da mümindir. Mümin müminin aynasıdır. Tanrı onda, o aynada tecelli etti demektir. Yani aynada gibi olan mümin kulda, Mümin olan Tanrı tecelli ediyor. Tanrıyı görmek istiyorsan gel aynaya bak da onu gör. (9)

Enelhak kadehiyle bir yudumcuk içen sızdı Tanrılık şarabından

Şişelerle, küplerle içtim ben, sızmadım, ben, sultanların aradığı sultan.”
“Ben hacetler kıblesiyim. Gönlün kıblesiyim ben. Ben Cuma mescidi değilim,
insanlık mescidiyim ben.”Gönlü sâf sûfiyim ben;
benim tekkem âlem, medresem dünya benim.



Değilim abalı sûfilerden.”“İster münacat eri ol sen,
Meyhane rindi istersen; bundan sanki ne çıkar?
Yok Cumartesiymiş, yok Cumaymış, bence ne fark var? (10)





Sabah oldu, ey sabahın penahı Tanrı! (Ben özür serd edemiyorum), bize hizmet eden Hüsamettin’den sen özür dile! Aklı-ı Kül’lün ve canın özür dileyeni sensin; canların canı, mercanın parıltısı sensin. “Sabahın nuru parladı, bize de bu sabah çağında senin Mansur şarabını içmekteyiz.” (11)

Mevlâna bu sözleriyle, ben Allah’ım diyen Hallacı Mansur gibi sabaha kadar Vahdet-i Vücûdçuluk yaptığını söylemekte ve bununla da (hâşâ) “sen Husameddin’den özür dile” demek suretiyle Allah’a minnet etmektedir.

Mevlana bu sözleriyle ben Allah’ım diyen Hallacı Mansur, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkerim el-Cili, Hasan Rıdvan, İmam’ı Rabbani gibi Vahdet-i Vücudu savunmaktadır. Vahdet-i Vücud inancı (Panteizm) tasavvufun en büyük akidesidir. Bu konuda son bir örnek de Mevlana’yı Mevlana yapan hocası Şems-i Tebrizi’den verelim. Bakın Şems-i Tebrizi, Allah’ı ne şekilde görüyor:

Yine buyurdular ki: Mevlana Şems-i Tebrizî’nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretle*rine kızıp Meram bağları tarafına gitti. Mevlana haz*retleri medresenin kadınlarına işaretle: “Haydi gidin Kimya Hatun’u buraya getirin; Mevlana, Şemseddin’in gönlü ona çok bağlıdır” buyurdu. Bunun üzerine kadın*lardan bir grup onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlana, Şems’in yanına girdi. Şems, şahane bir ça*dırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramağa hazırlanan dostların karıları da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mâni olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Son*ra Şems “içeri gel” diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems’ten başkasını görmedi. Bunun sırrını sor*du ve: “Kimya nereye gitti” dedi. Mevlânâ. Şems: “Yü*ce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi” buyurdu, işte Bayezid’in hali de böyle idi. Tanrı ona daha sakalı bit*memiş bir genç şeklinde göründü. (12)

Yıllarca bize büyük Allah dostu, evliya olarak tanıtılan bu insanların akide inançları bunlardan ibarettir. Allah’ı kadın kılığında gördüğünü söyleyebilecek kadar aşağılık bir duruma düşen bu insanlar Allah dostu, Allah evliyası olarak ilan edildiler.



MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ’YE GÖRE HZ. MUSA-FİRAVUN MÜCADELESİNDE KİM HAKLI



Görüldüğü gibi İslam akidesini adeta oyuncak haline getirdiklerinden dolayı, artık Musa’yı da Firavun görmeye başlıyorlar, Firavunu da Musa…(!) Yani imanı küfür, küfrü ise iman olarak görebiliyorlar. Hatta Mesnevi’nin 2467-2468. beyitlerinde Firavun’a, Musa demekle, Musa ile Firavunun aynı şahıs olduğunu, dolayısıyla küfür ile imanın aynı şey olduğunu söylüyor Mevlana. Şöyle ki:



2465 beyit: Beni bir an ay yapıyor, bir an kara. Allah’ın işi bundan başka bizzat ne olur?

Ol oldu. Hükmü sopalarının önünde mekân ve mekânsızlık âlemlerinde koşuyoruz.

Renksizlik renge esir olunca, bir Musa-başka bir Musa ile savaşa tutuştu.

Sahip olduğun renksizliğe ulaştığında, Musa ile Firavun barışıktı.

Bu nükte üzerinde sualin olursa, renk dedikodudan uzak olur mu?



2470 Beyit: Bu şaşılacak şeydir. Bu renk renksizlikten doğdu, renk renksizlikle nasıl savaşa girişir.

Yağın aslı suyla fazlalaşır. Sonuçta suyla nasıl zıtlaşır? Madem gül, dikendir ve diken gülden… Niçin her ikisi savaş ve macera içinde? Veya bu savaş değil, hikmet içindir. Tıpkı eşek satıcıların savaşı gibi sanattır. Veya ne budur, ne o şaşkınlıktır. Define aramalı, bu harabedir.

2480: Görünüşte o seni kendine çağırıyor, içtense seni ret sopasıyla kovuyor.

Ey akıllı kişi! Tersine nallar vardır. Firavun’un nefretini Musa’dan bil. (13)



“Hiç biz Müslümanları, kâfirler gibi tutar mıyız? Ne oluyor size? Nasıl (böyle saçma) hüküm veriyorsunuz? Yoksa sizin bir kitabınız var da, onda mı okuyorsunuz?. Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)? Yoksa “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var? Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak? Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler ortaklarını!” (Kalem35-41)


MEVLANA’YA GÖRE CEHENNEM SEMBOLİK BİR YERDİR

Tasavvufçuların kullandıkları metotlardan biri de, insanları kendi yollarında yürütebilmek ve doğru yolda gidenlerin yollarından alıkoymak ve dolayısıyla kendilerine bağlamak için peygamberleri ve müminleri kötüleyebiliyorlar. Böylece kendilerinin ve gittikleri yolun iyi olduğunu insanlara yutturmaya çalışıyorlar. Ayrıca insanları bu tuzaklarına düşürmek için, kullandıkları diğer bir metot da Bâtıniliği şiddetle savunmaları. Onların batın anlayışına göre örneğin; minare dense, muhakkak bunu kuyu olarak anlamak lazımdır. Birisine bunu yutturdular mı artık ona kabul ettiremeyecekleri hiçbir şey kalmaz. Öyle ki, İslam dininde Allah bir mi deniyor; sofist buna karşılık her şeyin Allah olduğunu kabul ettirmeye çalışır ve etiket olarak kendisinin Allah olduğunu hemen iddiasının üzerine yapıştırır. İslam dininde cennet güzelliğiyle mi övünülüyor; sofist bunun iyi bir şey olmadığını, ahmakları kandırmak için kurulmuş bir tuzak olduğunu kabul ettirmeye çalışır. İslam dininde cehennem kötü bir yer olarak mı bildiriliyor; sofist onun iyi bir şey olduğunu içindekilerin ondan çıkmak istemediklerini kabul ettirmeye çalışır. Şöyle ki:

Cenneti bu kadar kötüleyen sofu’lar, cehennemi övmekten geri durmazlar, öyle ki: Mevlana için cehennem bir ceza yeri değil, arızi kötülükleri temizleyen, insana hiçbir zarar vermeden olgunlaşma kazandıran bir yerdir; ateşi ise kırmızı şarap gibidir.

Mevlana bu konuda şöyle demektedir:


“Cehennem ateşi, ancak kabuğu yakar. Ateşin içle hiçbir işi yoktur. Ateşi içe yayılım verirse mutlaka bil ki onu pişirmek içindir, yakmak için değil. Tanrı, hüküm ve hikmet sahibi oldukça bu kaide daimidir. Geçmiş zamanda da böyledir, gelecek zamanda da. Lâtif iç, hatta kabuklar bile onun tarafından yargılanırken artık nasıl olur da içi yakar? Uzaktır ondan bu. Hatta inayet eder de bu inayeti yüzünden başına vurursa bile ona iştah verir, o kırmızı şarabı içirir.” (14)



“Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü işi kendisine güzel görünen ve heveslerine uyan kimse gibi olur mu?” ( Muhammed/14)

“O küfredenler, bölük halinde cehenneme sürülür. Nihayet oraya geldikleri zaman kapıları açılır, bekçileri onlara: Size, içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi? derler. “Evet, geldi” derler ama azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur. Onlara: “İçinde ebedî kalacağınız cehennemin kapılarından girin; kibirlenenlerin yeri ne kötü!” denilir.” (Zümer/71-72)



“Şüphe yok ki kâfir olanlar, yeryüzündeki her şey ve bunun yanında da bir o kadarı kendilerinin olsa da kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu fidye verseler onlardan asla kabul edilmez; onlar için acı bir azap vardır. Ateşten çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır.” (5 Maide/36-37)



MEVLANA’YA GÖRE BÜTÜN DİNLER TEK’DİR

Mevlana, kendisinin hakikatler ve dinler konusundaki görüşünü anlatırken, kendisinin böyle şeylere bağlı olmadığını, mızrağın kalkanı deldiği gibi, böyle şeylerden kurtulup uzaklaştığını anlatmaktadır. Ona göre, geceyle gündüz birdir, dolayısıyla aydınlıkla karanlık da birdir ve kesin hakikat diye bir şey yoktur. Kesin hakikat kabul etmemekle de, bütün dinler ve bütün şeriatların aynı olduğunu yani herhangi bir gerçeği temsil etmediklerini söylemektedir. Zaten aslında bu düşünce Tasavvuf inancının temelini oluşturmaktadır.



Bu konuda Mevlana görüşünü şöyle belirtmektedir:

“Mızrak, kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim (onlar, beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şey de bulaşmadı.”

“Ondan dolayı bence bütün şeriatlar, bütün
dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı.”(15)

“Ondan dolayı bence bütün şeriatlar, bütün dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı.” (16)

Hiç şüphesiz din, Allah(c.c) katında İslam’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki “kıskançlık ve hakka başkaldırma” (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkar ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir. (Ali İmran Suresi, 19)

Peki onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülmektedirler. (Ali İmran Suresi, 83)

Kim İslam’dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır. (Ali İmran Suresi, 85)



MEVLANA’YA GÖRE İÇKİ HELAL DİR

Mevlânâ, nihayet halka haram olan şarabın kalenderlere helâl olduğunu söyler ve der ki:

“Zevk veren her şey, şu aşağılık kişiler, bir delil elde edip dadanmasınlar diye nehyedilmiştir. Yoksa şarab, çeng, güzel sevmek ve sema, haslara helâldir, aşağılık kişilere haram. (17)



Yine dostların olgunlarından nakledilmiştir ki: Bir gün kıskanç fakihler inkâr ve inatları sebebiyle Mevlana’dan: ’’ Şarap helal midir veya haram mı ?’’ diye sordular. Onların maksadı Şemseddin’in şerefine dokunmaktı. Mevlana kinaye yolu ile: ’’ İçsen ne çıkar? Çünkü bir tulum şarabı denize dökseler deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest almak ve onu içmek caizdir.

Fakat küçücük bir havuzu, şüphesiz bir damla şarap pisletir.böylece tuzlu denize düşen her şey tuz hükmüne girer.

Açık cevap şudur ki, eğer Mevlâna Şemseddin şarap içiyorsa, her şey ona mubahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kahpenin kardeşi yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır.” buyurdu.(18)



Her ne kadar birçok tasavvuf mensubunun sözde mecaz anlamda kullanıldığı iddia edilse de, açık bir şekilde Mevlana’nın içkiye bakışını bu şekilde öğrenebiliyoruz. Çok açık bir şekilde gösteriliyor ki Tasavvuf dininde her şey serbest. Delil mi arıyorsun? Şeyh yaptıysa bir bildiği var. Sen onlardan daha mı iyi biliyorsun? Al sana delil! Gerisini kurcalama!

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” ( Maide90-91)

Mevlana’dan Pornografik Hikâyeler

Gel gelelim Mevlana’nın ‘Mesnevi ahlakları düzeltir’ sözüne. Mesnevi pornografik dergileri aratmayacak düzeyde pornografik hikâyelerle doludur. Güya bu hikâyelerle insanlara ders verilip onlara güzel mesajlar sunulmakta. İnsanın şehvetini kabartacak, harekete geçirecek hikâyelerle insanlara ahlaki mesajlar vermek mümkün değildir. Kuran’da Rabbimiz(c.c), Hz Yusuf(a.s) ‘ın kadına meyil edişini dahi üstü kapalı bir şekilde bizlere bildirmektedir. Ya da Lut kavminin ahlaksızlığını aynı şekilde detaylandırılmadan aktarılmakta. Oysa Mevlana, ahlakları düzeltir dediği, Allah katından indirildiğini söylediği kitabındaki ahlakdışı hikâyelerle insanların ahlaki yapısını bozmaktadır. Şimdi bu hikâyeleri aktaralım: Sözlerimizden şüphe duyan her okuyucuya bizzat Mesnevi’yi alıp kendilerinin incelemesini tavsiye ediyorum. Biz bunun kanıtlarını detaylıca okuyucuya aktaracağız. Şimdi Mesnevi’de geçen pornografik hikâyeleri inceleyelim.

KADININ EŞEKLE İLİŞKİYE GİRMESİ(KABAK HİKAYESİ)



Cilt 5 KABAK HİKAYESİ (1335-1420. Beyitler 112-118.sf)

Bir Hanımefendi,Bir Hizmetçi ve Bir Eşek…İhtirasın acı sonuçları…

Bir halayık (hizmetci) şehvetin çokluğundan, hırsının fazlalığından bir eşeği kendisine alıştırmıştı.
O eşek, kendisine yakınlaşmayı adet edinmiş, insana yakın olmayı öğrenmişti.

1335. O hilebaz halayığın bir kabağı vardı. Eşek kendisine ölçülü yaklaşsın diye kabağı, eşeğin aletine takardı.
Yakınlaşma zamanında aletin yarısı girsin diye bu işi yapmaktaydı.
Çünkü, eşeğin aleti tamamı ile girse rahmi de parçalanırdı, damarları da.
Eşek boyuna zayıflayıp durmaktaydı. Eşeğin sahibi olan kadın da neden bu eşek böyle zayıflıyor, neden böyle kıl gibi inceliyor deyip dururdu. Fakat işin ne olduğunu anlamakta acizdi.
Nalbantlara illeti nedir, neden zayıflamakta diye gösterdiyse de,

1340. Onda hiçbir illet görünmedi, kimse bunun iç yüzünü haber veremedi.
Kadın bu işin aslını adamakıllı araştırmaya başladı. Her an eşeğin haline dikkat etmekte, neden böyle zayıfladığını bulmaya çalışmaktaydı.
İnsanın adamakıllı çalışmaya kul olması gerekir. Çünkü her şeyi iyice arayan nihayet bulur.
Eşeğin haline dikkat edip dururken bir de ne görsün? O halayık eşeğin altına yatmıyor mu?
Bunu kapının yarığından gördü bu hale pek şaştı.

1345. Eşek, erkekler kadınlara nasıl yakınlaşırsa aynen onun gibi halayığa yakınlaşmış, işini becermekteydi.
Kadın hasede düştü. Dedi ki, bu eşek, benim eşeğim, nasıl olur bu iş? Bu işin bana olması lazım ben işe daha ehlim.
Eşek işi öğrenmiş, alışmış. Adeta sofra yayılmış, mum da yanmış.
Görmemezlikten gelip ahırın kapısını vurdu. A kız ne vakte dek ahırı süpürüp duracaksın? dedi.
Bu sözü işi gizlemek için söylüyor, ben geldim kapıyı aç diyordu.

1350. Sustu, halayığa hiçbir şey söylemedi. Bu işe tamah ettiği için işi gizledi. Halayık bütün fesat aletlerini gizleyip kapıyı açtı.
Yüzünü ekşitip gözlerini yaşartarak dudaklarını oynatmaya başladı, güya oruçluyum demek istiyordu.
Eline sapı yıpranmış bir süpürge aldı, develerin yatması için ahırı süpürüyor göründü.
Elinde süpürge kapıyı açınca kadın, dudak altından seni usta seni, dedi.

1355. Yüzünü ekşittin, eline süpürgeyi aldın, iyi. Fakat yemeden içmeden kesilmiş eşeğin hali ne?
İşi yarıda kalmış, öfkeli, aleti oynayıp durmada. Gözleri kapıda seni beklemede.
Bunu dudağı altından söyledi, halayıktan gizledi. Onu suçsuz gibi ululayıp,
Dedi ki: Tez çarşafını başına al. Filan eve git benden selam söyle.
Şunu söyle, böyle yap, şöyle et. Neyse ben kadınların masallarını kısa kesiyorum.

1360. Maksat neyse sen onun hülasasını al. O işi görmezlikten gelen kadın onu yola vurunca,
Zaten şehvetten sarhoş olmuştu, hemen kapıyı kapadı, oh dedi.
Yalnız kaldım, bağıra, bağıra şükredeyim. Artık erkeklerin gah tam, gah yarım yamalak yakınlaşmasından kurtuldum.
Kadının keçileri, sanki bini bulmuştu, öyle neşelendi. Eşeğin şehvet ateşiyle kararsız bir hale düştü.
Hatta ne keçisi? O yakınlaşma kadını keçi haline getirdi. Ahmağı keçi haline getirmeye, hor hakir bir hale sokmaya şaşılmaz ki!

1365. Şehvet isteği, gönlü sağır ve kör yaptı mı eşeği bile Yusuf gibi nurdan meydana gelmiş bir ateş parçası gösterir.
Nice ateşten sarhoş olmuşlar vardır ki ateş ararlar, kendilerini de mutlak nur sanırlar.
Yalnız Tanrı kulu böyle değildir. yahut da Tanrı birisini çeker çevirir de yola getirir, yaprağı döndürür bu da başka!
Böyle olan o ateş hayali bilir, o hayalin yolda eğreti olduğunu anlar.
Hırs çirkinleri güzel gösterir. Yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur.

1370. Şehvet yüz binlerce iyi adı kötüye çıkarmıştır. Yüz binlerce akıllı, fikirli adamı şaşkın bir hale getirmiştir.
Bir eşeği bile Mısır Yusuf’u gibi güzel gösterdikten sonra o çıfıt, bir Yusuf’u nasıl gösterir?
Pisliği afsunu ile sana bal göstermede, iş inada bindi mi balı nasıl gösterir? Bir düşün artık.
Şehvet yemeden olur, az ye. Yahut bir kadın nikahla da kötülükten kaç.
Yedin içtin mi şehvet, seni harama çeker. Ele gireni elbet harcetmek gerektir.

1375. Şu halde nikah Lâhavle okumaya benzer. Oku, yani bir kadın nikahla da şehvet, seni belaya düşürmesin.
Madem ki, yemeye içmeye hırsın var, çabuk bir kadın al evlen. Yoksa bil ki kedi gelir yağlı kuyruğu kapar.
Sıçrayan eşeğin sırtına taş yükü vur, o kaçmadan, sıçramadan önce sırtına yükü yükle.
Ateşin ne yaptığını bilmezsin, savul oradan. Bu çeşit bilginle ateşin çevresinde dönüp dolaşma.
Ateşe çömleği koyup çorba pişirmeyi bilmiyorsan bil ki ne çömlek kalır, ne çorba.

1380. Su hazır olmalı, ahçılığı da bilmelisin ki o tenceredeki çorba, dökülmeden, bozulmadan pişsin.
Demircilik sanatını bilmiyorsan demirci ocağından geçerken sakalını bıyığını yakarsın.
Kadın kapıyı kapadı, sevine, sevine eşeği kendisine çekti, cezasını da tattı ya! Eşeği çeke, çeke ahırın ortasına getirdi. O erkek eşeğin altına yattı.
O kahpe de muradına ermek üzere halayığın yattığını gördüğü sekiye yatmıştı.

1385. Eşek ayağını kaldırıp aletini daldırdı. Eşeğin aletinden kadının içine bir ateştir düştü.
Alışmış eşek kadına abandı, aletini ta hayalarına kadar sokar sokmaz kadın da geberdi.
Eşeğin aletinin hızından ciğeri parçalandı, damarları koptu birbirinden ayrıldı. Soluk bile alamadan derhal can verdi. Seki bir yana düştü o bir yana.
Ahırın içi kanla doldu, kadın baş aşağı yıkıldı, öldü. Kötü bir ölüm, kadının canını aldı.

1390. Kötü ölüm, yüzlerce rezillikle gelip çattı babacığım. Sen hiç eşeğin aletinden şehit olmuş insan gördün mü?
Kuran’dan rezillikle azap edilmeyi duy da böyle kepazelikle can verme.
Bil ki bu hayvan nefis bir erkek eşektir. Onun altına düşmekse ondan daha kötü ve ayıp bir şeydir.
Nefis yolunda benlikle ölürsen bil ki hakikatte sen de o kadın gibisin.
Tanrı, nefsimize eşek sureti vermiştir. Çünkü suretler, huylara uygundur.


Cilt 2 EŞCİNSELLİK (3155.-3160 Beyitler 242-243. Sf)

Oğlanın iriyarı adamdan korkması… Adamın ”Korkma çocuğum! Ben er değilim” demesi

3155. Bir iri adam bir oğlanı ele geçirdi. Bu adam bana kast eder diye çocuğun yüzü sarardı.
Adam dedi ki “ Güzelim, emin ol! Sen benim üstüme bineceksin.
Ben korkunç görünsem de aldırış etme, bil ki ben bir ibneyim. Deveye biner gibi bin üstüme, sür”
İnsanların suretleriyle manaları da işte böyledir. Dışarıdan adam görünürler, içerden melun Şeytan!
Ey Âd gibi ipiri adam, sen rüzgârın tesiriyle dalın vurduğu davula benziyorsun.

3160. Tilki, hava ile dolu tulum gibi bir davul yüzünden avını yele verdi.
Davulda bir can olmadığını, içinin hava dolu olduğunu görünce dedi ki: “ Domuz bile şu bomboş tulumdan yeğ!”
Davul sesinden tilkiler korkar, fakat akıllı kişi onu öyle döver ki deme gitsin!



Cilt 4 MÜSTEHCEN FIKRA (3545-3550. Beyitler Sf. 283)
Bir Kadın’ın kocasının önünde aşığıyla oynaşmak istemesi

Bir kadın oynaşı ile aptal kocasının gözü önünde sevişip buluşmak istiyordu.
3545. Kocasına a iyi talihli kişi, ağaca çıkıp meyve toplamak istiyorum dedi.
Ağaca çıkınca kocasına baktı ağlamaya başladı.
Dedi ki: A merdut ahlâksız… üstündeki lûti kim?
Karı gibi onun altına yatmışsın… meğerse sen ne ibneymişsin!
Kocası senin başın döndü galiba… çünkü burada benden başka kimse yok dedi.
3550. Kadın o üstüne binen kalpaklı herif kim, söyle hele diye birkaç kere daha sordu, söylendi.
Adam,a kadın ağaçtan in; başın döndü; adam akıllı bunadın sen dedi.
Kadın, ağaçtan indi; kocası ağaca çıktı. Kadın da oynaşını göğsüne çekti.
Kocası bağırdı: A orospu maymun gibi üstüne çıkan o adam kim?
Kadın burada benden başka kimse yok ki dedi… kendine gel, senin başın döndü galiba, saçmalama.

3555. Adam, bu sözü birkaç kere söylediyse de kadın, “Bu armut ağacından olacak!
Ben de armut ağacının üstündeyken öyle şeyler gördüm be hey kaltaban!
Aşağıya inde bak… benden başka kimse yok, bütün bu hayaller armut ağacından!
Şaka ve lâtife bir şey belletmeye yarar… onu ciddi gibi dinle; görünüşte lâtife oluşuna kapılma!
Her ciddi şey, maskaralara göre maskaralık, şakadır… fakat akıllara göre de lâtifeler, ciddidir.

Cilt 5 OĞLANCI HİKAYESİ ( 2497-2515. Beyitler 205-207.sf)
Bir adam ve birlikte olduğu oğlanla sohbeti…

Bir oğlancı, evine bir oğlan götürdü. Onu baş aşağı edip düzmeye koyuldu.
Bu sırada o mel’un çocuğun belinde bir hançer gördü. Dedi ki: Belindeki ne?
Oğlan, kötü düşünceli biri hakkımda kötü bir düşünceye kapılırsa bununla karnını deşeceğim diye cevap verdi.

2500. Oğlancı, Tanrı’ya hamdolsun dedi, iyi ki ben sana bir hile yapıp kötü bir düşünceye kapılmadım.
Sende adamlık olmadıktan sonra hançerlerin ne faydası var? Yürek olmadıktan sonra bunda ne fayda var ki?
Tutalım Aliden Zülfikar’ı miras aldın, Tanrı aslanındaki kol, sende de varsa göster.
Mesih’ten bir nefes bellediğini farzedelim, İsa’nın dudağı, dişi nerde ki a çirkin adam?
Kazanmak, bir şeyler elde etmek için diyelim ki bir gemi yaptın, Nuh gibi bir gemi kaptanı hani? (21)

CİLT 5 CUHA’NIN KADIN KILIĞINA GİRMESİ HİKAYESİ (3325-3330. Beyitler 272-273.sf)

Mesnevi kahramanı Cuha’nın Kadın kılığına girip Hamamda bir kadına cinsel organını elletmesi…

3325.Sözü kuvvetli,cerbezesi yerinde bir vazeden vardı.Mimbere çıkmış vaız ediyordu.Kadın,erkek herkes mimberin dibine toplanmıştı.
Cuha da bir çarşaf giyip yüzünü örttü,kadınlar arasına karıştı.Kimse onu tanımıyordu.
Bir kadın,vaız edene gizlice sordu:Kasıktaki kıllar,namazın bozulmasına sebep olur mu?
Vaiz dedi ki:Uzun olursa namaz mekruh olur.
Ya hamam otuyla,ya ustra ile traş etmen lazım ki namazın tamam olsun,kabul edilsin.

3330.Kadın: Ne kadar uzun olursa namazın kabul olmaz dedi.
Vaız eden dedi ki:Bir arpa boyu uzun olursa traş etmek farzdır.
Cuha,hemen kızkardeş dedi,bak bakalım,benim kasığımın kılı o kadar olmuş mu? Tanrı rızası için elini uzat da bir yokla. Bakalım,mekruh olacak kadar uzamış mı?
Yanındaki kadın,Cuhanın şalvarına el atar atmaz eline aleti geldi.

3335.Derhal şiddetli bir nara attı.Hoca,sözüm gönlüne tesir etti dedi.
Cuha dedi ki:Hayır,gönlüne tesir etmedi,eline tesir etti.A akıllı adam,gönlüne tesir etseydi vay haline!



BABA İLE KIZI ARASINDA CİNSEL İLİŞKİ ÜZERİNE BİR SOHBET
(Cilt 5, 3716-3736. Beyitler, s. 302-304)



Zengin bir adam vardı. Bu adamın da zühre yanaklı, ay yüzlü, gümüş bedenli bir kızı vardı.
Kız, kendini bildi, babası onu kocaya verdi. Fakat kocası kızın dengi değildi.
Kavun, karpuz oldu, sulandı mı yarmazsan telef olur gider.
Babası da kızın baştan çıkmasından korktu da onun için onu, dengi olmayan birisine verdi.
3720. Kızına dedi ki: Kendini kocandan koru, sakın gebe kalma.
Ne yapayım? Bu yoksula seni vermek zorunda kaldım. Bu adamı garip say, garipte vefa olmaz.
Ansızın her şeyi bırakır, kaçıp gider. Çocuğu, başına dert olur kalır.
Kız dedi ki: Babacığım, dediğini tutarım, öğüdün pek doğru, kabulüm.
Babası, her iki üç günde bir kere kızına aman ha sakın diye öğüt veriyordu.
3725. Derken kız, birdenbire gebe kalıverdi; ikisi de gençti.
Kız, bunu babasından gizledi. Çocuk, karnında beş, yahut altı aylık oldu.
Artık iyiden iyiye belli oldu. Babası dedi ki: Bu ne? Ben sana ondan kendini koru demedim mi?
Öğütlerim, yelmiydi ki hiç sana tesir etmedi?
Kız, baba dedi, nasıl tahammül edeyim? Erkekle kadın, şüphe yok ki ateşle pamuk.
3730. Pamuk, ateşten nasıl çekinebilir? Yahut da ateş nasıl olur da pamuğu yakmaz, çekinir?
Babası dedi ki: A kızım, ben sana onun yanına gitme demedim. Yalnız menisinden kendini koru dedim.
Tam zevk anında onun beli gelirken kendini çekmeliydin.
Kız, peki, beli ne vakit gelecek, ben ne bileyim? Bu, pek gizli bir şey, anlaşılmaz ki dedi.
Babası, gözleri süzüldü mü anla ki beli geliyor deyince,
3735. Kız dedi: Onun gözü süzülünceye kadar benim bu iki gözüm de kör oluyor a baba!Her bayağı akıl, hırs ve öfke zamanı, yerinde durmaz ki!
ZAHİDİN KARISINI BAŞKA BİR KADINLA ALDATMASI, HİZMETÇİSİYLE İLİŞKİYE GİRMESİ

Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E. B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak CİLT 5 2165-2200-BEYİT-178-181 SYF.

Bir zahidin kıskanç bir karısı, bir de huri gibi güzel bir halayığı vardı. Kadın, kıskançlığından kocasını gözetir, halayıkla hiç yalnız bırakmazdı. Kadın, bir zaman onların ikisini de gözetti, yalnız kalmalarına fırsat vermedi. Nihayet Tanrının kaza ve kaderi gelip çattı. Koruyucu akıl, şaşırdı gitti. Tanrı hükmü, Tanrı takdiri gelince akıl kim oluyor ki? Ay bile tutulur. Kadın, hamama gitmişti. Birden aklına geldi hamam tasını evde unutmuştu. “Kuş gibi hemencecik koş. Evden o gümüş hamam tasını getir.” dedi. Halayık bu sözü duyunca efendisiyle buluşabileceğini düşünüp adeta canlandı. Efendi şimdi evde yalnızdır deyip sevine sevine hemen eve koştu. Halayık altı yıldır efendisini yalnız bulmayı gözlüyordu, bu sevdadaydı. Adeta uçarak eve geldi. Efendiyi evde yalnız buldu. Şehvet, iki aşığı da öyle bürümüştü, ikisinin de gözleri öyle karamıştı ki ihtiyatı akıllarına bile getirmediler. Evin kapısını kapamadılar. İkisi de neşeyle kucaklaştılar, birleştiler. Adeta o anda iki can bir oldu. Bu sırada hamamda kadının aklına geldi; nasıl oldu da dedi, ben bu kızı eve yolladım? Adeta kendi elimle ateşi pamuğun içine attım. Koçu koyuna saldım. Başındaki kili hemen yıkadı, cansız bir halde halayığın ardına düştü. Hem koşuyor, hem çarşafını giyiyordu. O halayık can sevgisiyle koşmuştu, bu korkusundan koşuyordu. Aşk nerede, korku nerede? Aralarında ne fark var? Arif, her an padişahın tahtına kadar ulaşır. Zahitse yürür, yürür bir ayda tam bir günlük yol alır. Zahidin de şerefli bir günü yok değildir, vardır. Vardır ama onun günü, nereden elli bin yıllık olacak. İş erinin ömründe her gün, bu cihan yıllarınca elli bin yıldır. Akıllar, bu sırra eremezler, kapı dışında kalırlar. Bu sır, vehmin ödünü patlatırsa bırak patlatsın. Aşk karşısında kıl kadar bile korku yoktur. Aşk mezhebinde herkes kurbandır. Aşk, Tanrı sıfatıdır. Fakat korku, şehvete kapılmış kulun sıfatıdır. Kuran’da “Onlar Tanrıyı severler” sözünü okudun ya, bu söz “Tanrı da onları sever” sözüne eştir. Şu halde muhabbeti de Tanrı sıfatı bil, aşkı da. Azizim korku Tanrı sıfatı olamaz. Tanrı sıfatı nerede, bir avuç toprağın sıfatı nerede? Sonradan yaratılanın sıfatı nerede, o pak ve önü sonu olmayan Tanrının sıfatı nerede? Aşkın sıfatını söylemeye koyulursam yüz kıyamet kopar da yine noksan kalır. Çünkü kıyametin kopacağı bir zaman, bu dünyanın bir sonu vardır. Fakat Tanrı sıfatına son nerede? Aşkın beş yüz kanadı vardır. Her kanadı, arştan yer altına kadar bütün kâinatı kaplar. Korkak zahit, ayağı ile yürümeye çabalar. Aşılarsa şimşekten de hızlı uçarlar, yelden de! O korkaklar, aşkın tozuna nereden ulaşacaklar? Aşk derdi, gökyüzünü döşeme edinir. Zahit bu makama ulaşamaz. Meğerki Tanrı ışığının inayeti gelip erişe de bu âlemden ve bu yürüyüşten kurtula. Kendi kuşundan, düşünden, dedikodusundan halas olsa da yüce doğan kuşu, padişaha yol bula. Bu dedikodu, cebir ve ihtiyarıdır. Sevgilinin cezbesi, bu ikisinin ardından gelir. Hâsılı o kadın eve varıp kapıyı açtı. Kapının sesi kulaklarına gelince, halayıkcağız perişan bir halde sıçradı, adam da namaza durdu. Kadın halayıkcağızı perişan, şaşkın ve somurtkan, kocasını da namazda görünce bu halden şüphelendi. Derhal kocasının eteğini kaldırdı. Bir de ne görsün? Aleti ve hayâları, meni içinde… Aletinden arta kalan meni damlamada; baldırı, dizi pislik içinde. Başına vurdu da dedi ki: A adi herif, namaz kılan adamın hayâları böyle mi olur? Şu alet, bu çeşit pislik içinde bulunan but ve kasık, Tanrı’yı anmaya layık mıdır?



KAYNAK

1) Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Önsözden.Ayrıca bakın Mevlana Celaleddin Rumi Yeni şafak yayınları Mesnevi cilt 1 sayfa 39 Çeviren Prof.Dr . Adnan Karaismailoğlu

2) Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi Cilt 2 Mevlana M.E.G.S.B. Yayınları 1988 baskısı, sayfa 101

3) Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi Cilt 4 Mevlana M.E.G.S.B. Yayınları 1988 baskısı, sayfa 326

4) Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 4. sayfa 151

5) Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 6. Sayfa 178

6) Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 3 Beyitler-7-8, sayfa 75-80.)Mevlana Calaleddin Rumi, Mesnevi, Hazırlayan: Adnan Karaismailoğlu, Yeni Şafak Kültür Hizmeti, 2004 Cilt 1, Sayfa 289

7) Mevlana Calaleddin Rumi, Mesnevi, Hazırlayan: Adnan Karaismailoğlu, Yeni Şafak Kültür Hizmeti, 2004 Cilt 1, Sayfa 234-235 Ayrıca bakın Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 2. Sayfa 171-172-173

8) (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 292) Ayrıca bakınız ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi. Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Sayfa 144 Beyit 1807-8-9. )

9) Şark İslam Klasikleri, Ariflerin Menkıbeleri, Ahmet Eflaki Cilt: 2 S. 78, M.E. B. Yayınları

10) Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 292

11) Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Cilt I Mevlâna, sayfa 144

12) Şark İslam Klasikleri,Ariflerin Menkibeleri, Ahmet Eflaki,Cilt 2 S. 216

13) Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Cilt I Mevlâna, sayfa 198) Mevlana Celaleddin Rumi Yeni şafak yayınları Mesnevi cilt 1 sayfa 116-117 Çeviren: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu

14) Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Cilt VI Mevlâna M.E.G.S.B. Yayını. 1988 Çeviren, Veled İzbudak sayfa 311 – 312, beyitler 3928-3929-3930-3931-3932.)

15) Mesnevi Cilt 1 Mevlana, Meb yayınları sayfa 280 b.3503–3504.)

16) (Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Cilt I Mevlâna, sayfa 280 – , beyitler 3503–3504.)

17) Abdulbaki Gölpınarlı’nın Mevlana Celâleddin isimli kitabının sayfa 198 – 199 – 200. İnkılâb Kitabevi 1985 baskısı.)

18) Şark İslam Klasikleri,Ariflerin Menkibeleri, Ahmet Eflaki,Cilt 2 S. 216)